Tek motorlu uçakların kokpitinde geçirdiğim saatler sayesinde, hava koşullarına karşı sağlıklı bir saygı besliyorum. Bulutlar, rüzgar, buz, her zamanki şüpheliler… Ancak, bu araştırmanın ortaya çıkmasıyla birlikte, ulaştığım gökyüzünün, 150 milyon kilometre uzaktaki Güneş’ten kaynaklanan çok daha büyük ve şiddetli bir hava sistemiyle sınırlı olduğunun farkına vardım.
University of Surrey’nin Space Centre’ından yapılan yeni bir araştırmada, yıllardır havacılık çevrelerinde tartışılan bir konu aydınlatılıyor: Bir uçağın ve içindeki yolcuların, gerçekten aşırı bir uzay hava koşulu sırasında ne yaşadığı. Kısa cevap oldukça rahatsız edici.

NASA’nın Van Allen radyasyon kuşaklarını gösteren görsel. Bu kuşaklar, normalde uçakları koruyan manyetik alanı temsil ediyor ve özellikle Londra-Vancouver gibi kutup rotalarında inceliyor. (Kaynak: NASA)
Normal bir yolcu uçağının seyir yüksekliğinde, yerden yaklaşık 8 ila 14 kilometre yukarıda, zaten yerde durduğunuz zamana göre daha fazla kozmik radyasyona maruz kalıyorsunuz. Bunun nedeni, üzerinizdeki atmosferin bu radyasyonu emebilecek kalınlığa sahip olmamasıdır. Genellikle bu, yönetilebilir ve iyi anlaşılmış bir radyasyon seviyesidir. Ancak, bir güneş fırtınası sırasında, bu arka plan seviyesi dramatik olarak artabilir. Surrey ekibi, Kasım 2025’te meydana gelen bir güneş fırtınasının, uçakların bulunduğu yükseklikteki radyasyon seviyelerini normalin yaklaşık on katına çıkardığını ölçtü. Daha da dikkat çekici olan, tarihteki en güçlü güneş fırtınası olan Şubat 1956’daki olayın etkileri! Bu büyüklükteki bir olay sırasında uçan bir yolcu, bir yıllık uçuşla ilişkili kozmik radyasyonun tamamını tek bir yolculukta almış olabilir.
Radyasyon riski, yolcular için önemli olsa da, uçağın elektronik sistemleri üzerindeki etkileri daha acil bir sorun. Yüksek enerjili parçacıkların bir çipe çarpması, küçük hatalara neden olabilir ve bu durum “Single Event Upsets” olarak bilinir. Tek tek yaşanan bu tür hatalar modern uçakların genellikle tolere edebileceği bir durum olsa da, aşırı bir olay sırasında bu hataların sayısı saatte birkaç taneden binlere kadar artabilir. Bu tamamen teorik bir durum değil. Geçen yıl, JetBlue’nun Cancún-Newark seferini yapan uçağının Florida’da acil iniş yapmak zorunda kalması ve bunun nedeninin uçuş kontrol bilgisayarının güneş radyasyonuna karşı savunmasız olması, bu riskin gerçek olduğunu gösteriyor.
En büyük riski taşıyan rotalar, Dünya’nın manyetik alanının en zayıf olduğu bölgeler olan kutup rotalarıdır. Örneğin, Londra-Vancouver rotası bu açıdan özellikle hassas. Ancak araştırmacılar, yeterince şiddetli bir geomanyetik fırtına sırasında, bu riskli bölgenin sadece kutuplarla sınırlı kalmayabileceğini ve hatta İngiltere gibi daha güneydeki bölgeleri de etkileyebileceğini belirtiyorlar.
NASA’nın Van Allen Probes’unun 2012’de yaptığı keşifler, Dünya çevresindeki uzay ortamının ne kadar dinamik olduğunu ve güneş fırtınaları sırasında koşulların ne kadar hızlı değişebileceğini gösteriyor. (Kaynak: NASA’s Goddard Space Flight Center/Johns Hopkins University Applied Physics Laboratory)
Bu araştırmanın en değerli yanı, sadece alarm yaratmakla kalmaması, aynı zamanda bir çözüm önerisi sunmasıdır. Şu anda havacılıkta bu tür olayları ölçmek için özel bir ölçek bulunmuyor ve mevcut uyarı sistemleri genellikle yanlış alarmlara yol açıyor. Surrey ekibi, yer tabanlı nötron monitörlerine dayalı, daha hassas bir sistem geliştirdi. Bu sistem, gelecekte uçuş planlamasına entegre edilebilir ve ne zaman dikkatli olunması gerektiği, ne zaman rotanın değiştirilmesi gerektiği ve ne zaman uçakların yere indirilmesi gerektiği konusunda net bir gösterge sağlayabilir. Bu, her pilotun motoru çalıştırmadan önce hava durumunu kontrol etme dürtüsüne benzer, ancak çok daha geniş bir perspektifle.
Kaynak: Universe Today